Şizofren geçmiş, paranoyak gelecek!

0
47

Daha iç dünyasının kapı eşliğindeyken bile muteber bir beyefendiyle karşı karşıya olduğumu hemen anladım.

92 yaşına rağmen, hafızası, anlatım dili çok ustadaydı. Üslubu kalender, mizacı oldukça muhteremdi. Kibar bir yaklaşım sergilese de içinde öfkeli bir çocuk taşıdığı çok belliydi.

Görmüş/geçirmiş, kadirşinas birine benziyordu.
Çok yaşlı olmasına rağmen, topallasa da bastonsuz yürüyebiliyordu.

İzaz ikramda titiz, misafirperverlikte meşrep sahibi olduğunu belli ediyordu.

Günümüz Türkçesini usulüyle kullanabilmekle beraber, konuşurken bolca Osmanlıca kelimelerle anlatımını zenginleştiriyordu.

Bu emekli Başkatip gazeteci/yazar ve şair ağabeyimiz ilerlemiş yaşına rağmen nasıl bir hikayeyi toparlayıp anlatacağını çok merak ediyordum..

“92 yaşındayım, şimdi, bir çoğunun adını ve kimler olduğunu zor hatırlasam da ben onlarla iyi ve yararlı dostluklar etmeye gayret etmiştim hep”
Bizim çocukluk ve gençlik zamanımızda insan haysiyeti ve değeri paradan üstündü!!

“Hepimiz İyi geçinirdik, güzel insanlardı, iyi huylu ve yardımsever görünüyorlardı. Belki de ben öyle görmek istiyordum.

Artık hiç birinin yüzünü tam olarak hatırlamıyorum.

O güzel insanlarla yaşanılan iyi veya kötü günlerin anı kırıntıları arasında kaybolup gidiyorum bazen.

Fakat o bir dolu anının ve insanın hangisi hakikat, hangisi yaşlı beynimin bana bir oyunu ayırt etmekte zorlanıyorum.

Zaten, artık, yaşayıp yaşamadıklarını da bilmiyorum.

Sanki de birer hayal kahramanıydılar, bir romanın gerçek yaşamda hiç yaşamamış, sadece kurgulanmış karakterler idiler.

Bilmiyorum.

Gerçek yaşamımda bazıları benle gerçek hayatı paylaşmış olabilirler.
Emin değilim.

92 yaşındayım ve çok yorgun hissediyorum.

Yarınlar hakkında hiç bir hayalim yok. İster istemez, daima geçmişin izlerinin peşi sıra sürükleniyorum. Ve en sonunda sokakları, yolları, o mahallelerin insan silüetleri birbirine karıştığında.. Kimin kim olduğunu ayırt edemediğimde, korkuyorum.

Hayallerimdeki o çok eski anı sokaklarından, korkudan, koşarak kaçmayı deniyorum, koşamıyorum.

Bacaklarım ve ayaklarım eskisi gibi çevik değil.

O gücü kendimde hissedemiyorum.

Herkesin yabancı yüzlere dönüştüğü ve kimseleri tanımadığım o anı sokaklarından
kokarak, bastonuma yaslanarak, ağır aksak bu güne doğru ulaşmaya çalışıyorum.
Kendime geldiğimde, hala yerli yerinde duran, o çok eski sokaklarda tanımadığım yüzlerin, bilmediğim insanların dolaştığı yerlerden..

Artık iyice yabancılandığım insanlardan korkuyla uzaklaşıp bu güne, buraya ulaşmaya çalıştığım çabanın hayal olduğunu, tüm bunların zihnimin bana oynadığı bir dün-bugün, hayal-hakikat oyunu olduğunu fark edip; varlığımı dört duvar yalnızlığında buluyorum.

Bugün 92 yaşındayım.

Hiç evlenmediğim için yalnız yaşıyorum. Kapımı çalan evlatlarım ve torunlarım da yok. Kardeşlerimin çocuklarından ve torunlarından bir kaçı arada bir ziyaretime geliyor.

Bu ziyaretler benim için çok yorucu oluyor.

Çünkü onlar geldiğinde, beni sıkıcı bulmasınlar, benden sıkılmasınlar, eğlenceli ve ziyaretime gelmeye değer bulsunlar…

Ve tabii sırf onlar üzülmesin diye iyi ve mutlu görünmeye çalışarak.

Hayat dolu ve mutlu görünmek için var gücümü toplayıp, tüm enerjimi onlara eski komik hikayeler ve fıkralar anlatmak için harcamak artık çok yorucu bir meşgale..

Ben gençken

“Artık yaşın geldi, gençken güzeldir her şey. Yakışıklılığın ve gençlik dinamiğin yerindeyken evlen” derdi babam.

Ve şöyle devam ederdi:
“Gençlik ışık saçmaktır, pırlanta gibi parlamaktır. Sinek bile ışığa gelir. Yarın gençliğini yitirdiğinde, yüzündeki ve ruhundaki ışık söndüğünde, o yüze sinek bile konmaz” derdi.

İşte bu yüzden;
bu yaşlı halimle kendimi zorlayıp, sırf bir kaç sinek tepemden eksik olmasın diye ışık saçmaya çalışıyorum. Ne kadar tuhaf ve saçma bir çelişki değil mi?

Bugün 92 yaşındayım.

Geceleri uyumak yerine hep geçmişi hayal ediyorum. Sabah olmak bilmiyor. Televizyondaki programlardan zevk almıyorum. Çünkü hiç bir tv programının amacını, ilkesini ve ne vermeye çalıştığını idrak edemiyorum.

Hepsi de anlamsız ve zevksiz filmler yayınlıyorlar.

Televizyonun sesini kısıp, sesizliğin sesinde, iç dünyamı seslerine kulak veriyorum.
Çok eski seslere.

Zeki Müren Şarkıları hatırlıyorum hala, Neşet Ertaş bozlarları, Cem Karaca protestleri bir de Ahmet Kaya’nın sesi geliyor iç dünya seslerimin içine..

Sezen Aksu öleli çok oldu ama,

sözlerini şair Murathan Mungan’ın yazdığı o şarkının şiiri geçiyor hüzün ve yalnızlık dolu içimden:

“Hani erken inerdi karanlık. Hani yağmur yağardı inceden
Hani okuldan, işten dönerken.
Işıklar yanardı evlerde
Hani ay herkese gülümserken.
Mevsimler kimseyi dinlemezken
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken.
Hani herkes arkadaş.
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden” … MM.

92 yaşına basmışken,
birileri soracak olursa bana:
“Hatırlıyor musun geçmişi, gençliğini?” diye.
Şu cevabı vereceğim meraklısına:

“Ben çok eskiden, çok sevdim. Onlar için en değerli şeyimi, zamanımı harcadım. Mutlulukları ve sorunları için vakit ayırdım.

Kimilerine derinden aşık oldum, kimilerini çok sevdim, dostluğundan haz aldıklarım oldu, arkadaşlıklarından hoş sedalar..

Ekmeği de emeği de, rakıyı da, balığı da paylaştığım insanlardı onlar.

Beraber ağlayıp beraber güldüğümüz insanlardı. Tatile beraber çıktığımız, yalnızlıklarımızı ve çaresizliklerimizi paylaştığımız insanlardı.

Çocukluğum tam bir çocukluk, gençliğim gerektiği kadar serserilik, olgun

Bugün 92 yaşındayım…

Öyle bir sahnedeydim ki, oyunun baş rol oyuncusu ben, diğerleri yardımcı oyuncu ve figüranlardı sanki. Rolünü ustaca kesen, ezberlediği karakterin repliklerini senaryoya en yakışır şekilde üstatlara taş çıkartırcasına oynayıp sahneden tek tek ayrıldılar.
Şimdi sahnenin tam ortasında tek başınayım, bu hayat oyunu sahnesinde tek tabanca kaldım.

Çocukluğumu, ilk gençlik yıllarımı, ileri gençliğimi hatırlayan kimse kalmadı.
Koca bir ömrümü kimseyle paylaşamadım, bir hayat arkadaşı edinip, bir yastıkta onunla yaşlanamadığım için geçmişimi, gerçek beni benden başka bilen biri yok.

Koca bir geçmişi benle bire bir yaşayıp;
hayat arkadaşlığı edenim olmadığından.
Bana, sürekli, unutup takıldığım sayırları ve anıları hatırlatacak suflörüm veya kimsem olmadığı için bir çok detay unutulmak zorunda kalınacak..

Tüm zamanımı paylaştığım bir yoldaşım olmadığı için. Bu hayat oyunu ve geçmiş koskocaman bir hayal oldu artık.
Gerçek mi değil mi ben bile ayırt edemiyorum.

Şimdi bu tek kişilik son sahnede veda etmeye hazırlanıyorum yaşam oyununa.
Hayatıma dahil olan herkes, benden bir şey aldı ve gitti..
Onların bana bıraktıkları da tek mirasım!!

O güzelim yıllarımızda hayallerimizi ve geleceğimizi çalanlardan hesap soracak halde bile değilim artık!!

Ben, 92 yıllık bir kayıp hayatım.
92 yıllık boş roman sayfaları.
92 yıllık bir boş düş.
92 yıllık boş bir çerçeve.
92 yıllık bir hayali, bir hayli insanlardan biriyim”
demek istemem.. Diyecek de değilim.
Kimin sonunu kim bilebilir ki?

Tek yaptığım şizofrenik ve paranoya psikolojisini kullanarak önce bugünkü yaşımla 92 yaşıma gidip oradan da bu günü ve çocukluğumu yeniden değerlendirmek.

Bunu başarmak için iç dünyamın tam karşısında oturmak yeterli geldi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz