Sen hiç, en yakınını, en sevdiğini, çocukluğundan kalma bir varlığını..

0
Deniz’in soğuk kaldırımında solan,
Mesarya topraklarında yeniden açan
sarı/beyaz papatyam…
Hayatın en bencil, en kişisel duygusudur acı. Ve herkes kendi acısını yüce görür. Kimse kimsenin, mümkünü yok, içinde taşıdığı acıyı ve acıları tam bilemez, net algılayamaz.
O acı senin ocağına, yanına, yakınına, yüreğine düşmedikçe ağırlığını bilemezsin…
Annen, baban, evlatların, kardeşlerin, sevgilinin sağlığı yerindeyse ve hayattaysalar bu noktadan sonrasını okuma, anlamaz, değerlendirmezsin,
boşa vakit kaybı!!
Sen hiç, en yakınını, en sevdiğini, çocukluğundan kalma bir varlığını..
Sen hiç, en eski dostunu, en değerlilerinden birini, aynı karından karındaşını, aynı batından kandaşını, bir sabah, dalından koparılmış taze bir papatya gibi kaldırımın üstünde solmuş halde gördün mü?
Senin annen, hiç, dokuz ay rahminde,
altı yıl kucağında, 40 yıl hayatında taşıdığı ciğerinden bir parçasını, etini, kemiğini, kanını yitirdi mi? Evlat acısı çeker mi senin annen baban? Yarım asırlık ablaların gözünün önünde aylarca, son bir yıldır ağlak halde ve yasta mı?
72 yıldır, dimdik ayakta, hep güçlü gördüğün babanın belinin büküldüğünü, boynunun eğildiğini izledin mi?
Ölümü çok yazdım; yaşarken çok oldu öleyazdığım. Şiirini de yazdım ölümün muhabbetini de ettim.
Çekirdek ailemden birini kaybetmeden önceki ölüm yazı ve şiirlerim, yaşadığım kardeş kaybından sonra başkalaştı. Önceleri sadece başkalarının ölüm acısıyla empati yapıp yazarken, şimdi o kaybı bizzat içimde hissederek yazmanın ağır zorluğuyla, sancısıyla tanıştım.
Şu yalan dünyada
yaşamaktan daha zor şey varsa o da en sevdiğinin kayıbından sonra yaşamaya çalışmaktır, bunu öğrendim!
Eğer yere düşmüş, yerde ezilmiş, dalından koparılmış, kolu kandı kırılmış ve kurumaya durmuş çiçek sizin bahçenizden, sizin evinizden değilse; can verdiği yerde fotoğrafını çeker, video kaydını alırsınız.
Sonra başına birikir öylece cesedi incelersiniz, nabzınız yükselmez, nefes alışlarınız tıkanmaz. Hayatınız geleceğiniz altüst olmaz. Yüzünüzde ölümün ürperten soğukluğundan ziyade meraklı bir dinginlik vardır.
Ölüm sizden,
tanıdığınız bir yakınınızın kaybı ile gelmeyince soğukkanlılığınızı korur, ürpermez, elden ayaktan kesilmez, düşünce sisteminiz devre dışı kalmaz, kafanızın içi çınlamaz, konuşabilir, yardım edebilir, sakinleştirmeye çalışır..
Ölüm sizden olmayınca, ölüme dair bir dolu teskin ve telkin edici ustaca cümleler kurup ölümün felsefesini yapabilir, mukadderat, vadesi bu kadarmış, yiyeceği ekmek içeceği su buraya kadarmış, ölüm hepimiz için, sırası gelen gidecek, elden bir şey gelmez, yapacak bir şey yok, kader, bir gün hepimiz öleceğiz diyebilirsin…
Ölüm senden,
sizden olmayınca “Ölümün hatıra fotoğrafını” çekebilirsin. Ölü bir kuş fotoğrafı çeker gibi, basılmış bir kedi, zehirlenmiş bir köpek, avlanmış bir ova tavşanını, karıncaların yuvasına götürmeye çalıştığı ölü bir arıyı fotoğraflarmışcasına, doğal bir refleksle fotoğrafını çekersin, yerde öylesine yatan, cansız 40 yaşında bir annenin..
Öyle de yapmışlardı…
Beyaz benizli sarı papatyam, denizin kenarında, kaldırımda öylece yatarken çekilmiş fotoğraflarını internet gazetelerinden sildirirken içim çürüdü.
Denizin kaldırımında, dalları, yaprakları kırılıp ezilmiş ve hayata veda etmiş anne papatyanın iki küçük yavrusu vardı.
Ama benim ülkemin pedagoji, çocuk psikolojisi, yayın etiği, toplum psikolojisi açısından bilinçsiz, iki küçük çocuğun anne kaybı travmasından bihaber vicdansız gazeteleri…
Benim gözümde gazeteci sayılmayanlar bilinçsiz ve umursuzca masum bir annenin, mahsun bir çiçeğin o son felaket belgesi fotoğrafını çekip yayınlamakta sakınca görmemişlerdi!!!
Hatta içlerinden bazı gazete müsveddeleri söz konusu travmatik tablonun fotoğrafını, çocukların etkileneceğinden dolayı ricam üzerine internet yayınlarından derhal kaldırmak yerine, fotoğrafın Türk Ajansı Kıbrıs tarafından gazetelere servis edildiğini iddia edecek kadar pişkin tavırlar sergilediler.
Derhal TAK ajansı Müdürü ile istişare ettiğimde böyle bir fotoğrafın servis edilmediğine dair bir yazı edindim.
Ve sonuçta tüm internet gazetelerinden ilgili absürt ve vicdansız fotoğrafları temizledim temizlemesine de bu esnada ben de bittim.
Ailece kayıp acımız yetmiyormuş gibi, o darmadağın ruh haliyle bir de bunlarla uğraşmak zorunda kalmak bitirdi beni.
Bu uğraş esnasında psikolojimin çok yıprandığını fark ederek psikolojik tedaviye başlayıp, aylarca terapi aldım.
Biliyor musunuz?
1992 yılından bu güne her alanda gazetecilik mesleğini icra ettim. Ama, asla, hiç bir çocuğa ve aile yakınlarına travma üstüne travma yaşatacak ne video kaydı aldım ne fotoğraf çektim, ne de yayınladım.
İnsan yüreğim engelledi ve çekmedim.
Çekseydim ne olacaktı ki! Gazetelerde ceset fotoğraflarının bile yayınlandığı 90’lı yılların üç beş gününde benden, adımdan söz edeceklerdi o kadar.
Böylesi ani kayıp sonrası yaşanan acılarda hayatın en bariz gerçeği ile yüzleşiyorsunuz. Hayat aniden renk farkına giriyor, değişiyor.
İlk bir kaç ay yaşam tamamıyla anlamını ve değerini yitiriyor. Yaşamak, nefes almak, beslenmek, giyinmek ve hatta yıkanıp arınmak bile zul geliyor.
Ne yaparsanız yapın nereye giderseniz gidin aylarca içiniz acıyor.
Kişisel olarak insan kendini nasıl hissediyor biliyor musunuz?
Barsakların düğümleniyor, af edersiniz gaz çıkarma veya tuvalet ihtiyacı gibi bir sancı; fakat bu acı hiç bir gidermeyle geçmiyor.
Kalbinin her atışında, kalp çevresinde bir sıkışma, iç kısımlarında yanma hissediyorsun, resmen fiziksel bir işkence bu.
Kalp ve akciğerler üzerinde şiddetli bir baskı hissediyor ve nefes almakta zorlanıyorsun.
Sürekli burun direkleriniz sızlıyor. Gözlerinizde yaş kalmıyor.
Kendi acınızla cebelleşirken aile fertlerinin acılarını da görüyor onlara ayrıca kahroluyorsunuz.
Hayatınıza dair tüm değerler ve güzellikler renk değiştirip soluyor.
Canhıraş alabildiğin nefes yetersiz kalıyor. Sürekli ağız içi, diliniz damağınız kuruyor. Hayatın tadı tuzu ve hiç bir iyi huylu duygusu kalmıyor.
Ne yaparsanız yapın
ne ederseniz edin gözünüzün önüne o kötü an, vicdansızca çekilip yayınlanmış fotoğraf geliyor, denizin kenarında, yol üstünde, soğuk kaldırım taşlarının üzerinde öylece cansız yatan canınız, beyaz, solmuş, ezik bir papatya.
Ölüm nihayi bir son değil, başlangıçtır aslında. Hayattayken politik de olsa sever gibi görünenlerle, hakikaten sevenler ayrışır ölüm esnası ve sonunda.
İnsanın dirisi her şekilde herkesin işine yarar da, ölüsüne hürmetin yoksa boşa geçmiştir ömrün onunla.
Cenazesine herkes gelir, dost, akraba, tanıyan tanımayan ve arkadaşları. Çelenkler, çiçekler, ileri gelenler, geri gidenler, siyasiler vs.
Herkesin gözünden en az bir damla olsun düşer.
Kırk gün sonrasındaysa toprağına ektiğim rengarenk papatyalar, annesi/babası ve bir de kardeşleri kalıyor kabrin başında, arada bir yakın dostları uğruyor ona.
Bir süre sonra “Ben mezarlığa gidemem, onu orda toprağın altında yatarken görmek moralimi bozuyor” demeye başlarlar.
Merak etme, mezara gidip de neşelenen, mutlu olup moral depolayan tek Allah’ın kulu yoktur.
İnançlı ol veya olma.
Dua bil ya da bilme, bir gün sen de yatacaksın o toprak altına.
Senin etinden canından annen baban veya kanından en yakının da elbet bir gün girer o toprağa.
Bunu, o gün geldiğinde ne demek istediğimi çok iyi anlarsın. Bu dediklerimi sakın unutma!!!!
Bu yalan dünyada kayıp acını asla unutmayacak biri varsa annesi, babası, kardeşleri ve evlatlarıdır.
Ateş düştüğü yeri yakar dememişler boşuna.
Bir yıl sonra, yani bugün.
Herkes, hayata kaldığı yerden devam ediyor,
sevgili de ediniyor, gülüyor, yiyor, içiyor geziyor. Olan, çekirdek ailesine ve çocuklarına oluyor.
Geriye kalansa olağan yaşamına devam ediyor. Mezarına senden başka kimseler uğrayıp çiçek bırakmaz oluyor.
Çokları tek bir sure, Fatiha duasını bile bilmiyor.
Ölen, sene-i devriyesi dolmadan unutuluyor.
Bir kuş gömmüştüm çoçukluğumda,
bir zeytin ağacının altına, o bile hala hatıramda.
Bir köpeğim ölmüştü ovada, o da aklımda.
Bir kedim kaybolmuştu sokakta,
unutmadım hala?
Ben insandım zira.
Her kuşun yeri ayrı, her köpeğin değeri farklı, her kedinin ve her bir hayvanın bile anısı,
önemi farklıdır bana, değil sadece bir insana gardaşa, dosta, ahbaba…
Ölümden korkma, ölenden kaçma, topraktan uzaklaşma. Topraktan geldik, ona dönüşeceğiz sonunda..
Nereye gidersen git, neyle eylenirsen eylen, bir gün, senin canın da düştüğünde insan kırıntıları toprağa, o zaman anlarsın beni;
bunu sakın unutma!!!
Deniz’in soğuk kaldırımında, beyaz benizli,
sarı yaprakları ezik, dalları ve gönlü kırık
sarı/beyaz papatya..Değil Akdeniz’in sıcak kumullarında Kum Zambağı…
unutan unutsun ben hiç unutmayacağım abisi seni, sözüm olsun.
Öyle olsun, ey yalan dünya öyle olsun..
Denizin soğuk kaldırımından Mesarya ovasının ortasında yeşeren beyaz yapraklı sarı saçlı nazlı kırılgan papatya…
Sene-i devriyende toprağın ve rahmetin bol, yattığın yer nur olsun abisinin sarı saçlı beyaz tenli papatyası.
Ne diyordu Nazım Hikmet o şiirinde/
Bir tanem!
Son mektubunda:
‘Başım sızlıyor yüreğim sersem! ‘ diyorsun.
‘Seni asarlarsa, seni kaybedersem’ diyorsun;
‘yaşıyamam! ‘ Yaşarsın sevgilim
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz