Sarı İngiliz dostumun, eski hikayesi.

0

1975 yılından beri ailemle/benimle. Ben dahil tüm kardeşlerim onunla yetişti.

İngiliz’den mi kaldı? Rum’dan mı? Bir bilgim malumatım yok. Ama hep bizimleydi.

Hakkındaki geçmiş bilgim, altındaki marka mühüründen İngiliz yapımı olduğu ve İngiltere doğumlu olduğu belli.

1981 yılında ilkokul birinci sınıfta, sevgili Sevinç Bundak hanımefendinin öğretmenliğinde üzerinde ilk harf (A a) yazmayı öğrendiğim masa.

Sarı bağrında ödevlerimi yaptığım, resimler çizdiğim. Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez, annemin gurbet mektuplarını yazdığım. Sonraları ilk şiirlerimi yazdığım. Bazen başımı koyup uyuyakaldığım sarı masa.

Geçen ay, annemin arka bahçesinde rastladım ona.

Üzerindeki çiçekler rengarenk ve tazeydi ama kendisinin benzi sararıp solmuş rengi kaçmıştı.

E kolay değil 46 yıllık aile dostumuz.

Onu o halde bakımsız ve atıl gibi görünce haline üzüldüm.

Annemden onu isteyip, arabamın ön koltuğuna koydum.

Doğup büyüdüğümüz köyden yola çıkıp Lefkoşa’ya doğru yola çıktık.

Çok ürkek ve korkaktı, benzi sarı solgundu, bağrı beyazlaşmış, bacakları/ayakları paslanmıştı.

Hayatında ilk kez bizim evden, köyden çıkmış yolculuk yapıyordu.

Hani yakın bir arkadaşınızla yabancı diyarlara gittiğinizde, biraz yalnızlık hissinden, biraz tedirginlikten hani biraz da birbirinizi kaybetme telaşından, birbirinize daha çok sarılır, daha bir yakınlaşır, daha derinden bağlar kurarsınız ya; işte öyle bir hisse kapıldık, o da ben de.
Sarı masa, bana:

Yabancı bir yere gelmiş olmamın korkusuyla “Bana ve 46 yıllık geçmişimize, anılarımıza sahip çık. Yaralarım, yarıklarım, çiziklerim ve örselenmiş tenimle çok yorgunum. Bitap ve harap haldeyim. Paslanmış, kireçlenmiş ayaklarım ve bacaklarımın tedaviye ihtiyacı var. Yılların kullanılmışlığının izleri var üzerimde, n’olur bana sahip çık, beni iyileştir.

Onarıma, paslarımın sökülmedine, eski yüzeyimin kazınmasına, boyanmaya, cilalanmaya, yenilenmeye, yeniden dünyaya gelmeye hevesim var.

Siz çocukken kalemle tenimi karaladınız, pergelle vücudumu delip çizdiniz. Boyalarla yüzümü gözümü garamuza ettiniz.

Yazın yakan güneşin altında, kışın yağmurun, geceleyin soğuğun don ayazına terk ettiniz.
Gün oldu aksiyonla, zaman oldu sabunla beni yıkayıp gözlerimi yaktınız.

Sizden ne ekmek istedim ne su.

Çoğu kez üzerime çıkıp zıpladınız, dans ettiniz. Annenize kızıp bana vurdunuz. Üzerimde sıcak fincanda çaylar kahveler içtiniz.

Hele sen Candaş efendi, Büyük A harfini yazmayı ilk öğrendiğin gün kalemi öyle çok bastırıyordun ki, kurşun kalemin sivri ucu mermi gibi etimi delerken; sırf sen yazmayı öğren yeter ki diye, acıya rağmen ses etmedim, dişimi çok sıktım.

Şuraya bak üç ayağımın da potinleri çürüyüp gitti. Yalın ayak kaldım” diye yol boyunca söylenmişti Lefkoşa’ya gelene kadar.

Eve girdiğimizde, yeni yuvana hoş geldin, dedim ona. Ertesi gün, ilk önce ılık suyla güzel bir yıkadım onu. Daha sonraki gün, yüzüne vücuduna eski derisini kazıyacak şekilde kese yaptım. Ardından hafif bir piling (zımpara) masajı yaptım.

Bir iki gün dinlenmeye bıraktım.

Bir süre sonra biraz dolgu, sonra üzerine koruyucu astar, orijinalini bulup bir iki kat boyasını makyajını yaptım. Bacaklarındaki pas ve kireci özel ilaçlarla yok ettim.

Üzerine de güzelce tel fırça çektim. Bir de boyayınca süt gibi oldu beyaz bacakları. Yüzüne renk geldi.

Sanayiye gidip istediği beyaz potinlerini buldum, giydirdim kuşandırdım.

En son bir de cila çektim.

Çok sevindi.

Mis gibi masa, fıstık gibi güzel oldu.

Ona çiçekler alıp ‘Yeni hayatına hoş geldin” dediğimde inanır mısınız gözleri doldu ve “Sarıl bana, başını göğsüme koy, uyu ve çocukluğuna gidelim hadi” dedi.

Gülümsedim ona, mutluydu, ben de mutluydum, çocukluğumun paha biçilmez, Sarı İngiliz masası, gördüğü onarım, restorasyon, estetik operasyonlar, meliyatlar sonunda eski sağlığına ve güzelliğine kavuşmuş..

Artık, geri kalan hayatını artık benimle paylaşacaktı.

Bir gün çeker gidersem buralardan onu size emanet ediyorum, bilediniz.

Bazen,

Anne/baba, hiç bir eş, hiç bir kardeş, dost ya da arkadaş, onlardan yadigar bir eşya kadar yakın değildir hayatımıza.

Bazen,

hiç bir şey, herhangi eski bir eşya kadar, 45 yıllık hatıraları akla getirmez, eski duyguları hissettirmez size.. Ya da bir çokları çoktan unutmuş, unutulmuş veya unutturmuştur kendini.

Hikayenin özü kıssadan hisse:

Eski anılarınıza insanlarınıza, eşyalarınıza, atalarınıza, köydeki ata evinize, tarihinize, geçmişinize sahip çıkın. Onlara iyi bakın, bakımını yapın, ilginizi eksik etmeyin.

Sarı İngiliz masa, ailemi, çocukluğumu, ilkokul yıllarımı birinci sınıf öğretmenim Sevinç Bundak hoca hanımı ve köyümüz Kütüphane memuru Turgay Genç abimi hatırlatır ve yaşatır banana.

Harfleri,

okumayı, yazmayı, resim yapmayı ve sevmeyi, şarkı söylemeyi, flüt çalmayı, koroda solist olmayı, müziği, dans etmeyi ve sevgiyi, çevreyi ve eşyaları korumayı öğreten köydeki mahallemizde oturan Sevinc Bundak öğretmenimdi bana.

Kitap sevgisini ve okuma aşkını aşılayan da Turgay Genç ağabeyim.

İkinizin de öğretmenler gününüz kutlu olsun değerli varlıklar, hakkınızı helal edin.

Bu vesileyle güzel kızım, dayısının Guğu Guşu Simge Tankurt ve diğer tüm öğretmenlerimize sevgi ve hürmetle.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz