Ölümsüzü öldürmek!

0

Tamam, anladık, pandemi var, ekonomik kriz var, dört bir tarafımızda irili ufaklı bölgesel çatışmalar, savaşlar var, şu var, bu var…

Ama bunlar Atatürk’ün devlet olarak Türkiye’nin dört bir tarafında “hakettiği” şekilde anılmasına hiçbir şekilde engel değildi.

Sanki “bu kadar sorunun arasında işimiz gücümüz yok da bir de abarta kabarta Atatürk’ü anmakla mı uğraşacağız” mesajı verildi.

Eğer bugün Türkiye Cumhuriyeti varsa, bu sadece ve sadece O’nun liderliği, O’nun liderliğine inananlar ve bu insanların aldığı riskler sayesindedir.

Eğer bugün onca sorun varsa, O’nun yolundan rotasız gemi misali sapıldığı içindir.

O’nu hakettiği şekilde anmamak, O’nu görmezden gelmek, O’nu önemsizleştirmeye çalışmak, O’nun bıraktığı mirasa ve ruha karşı sadece sakatsizlik değil, ulusun geleceğini emanet ettiği doğmuş ve doğmamış çocuklarımızın geleceğine ihanettir de…

Tarih O’nu ölümsüzleştirmiştir, 20. Yüzyılın en büyük lideri olarak göstermiştir.

Bedenen öldüğü gün ruhen ölümsüzleşen, tarih tarafından ölümsüzleştirilen biri bir daha öldürülemez.

Çağlar boyunca dünyayı fetheden fatihlerin tümünü birden tek bir savaşta, bir bağımsızlık ve kurtuluş savaşında dize getirerek yenen tek liderdir, bu yüzden de liderlerin lideridir, komutanların komutanıdır.

Yüzlerce yıl boyunca süren, son yüzyılda ise dört bir tarafından köşeye sıkışan savaşlardan dolayı tamamen yerle bir olmuş, okumuş nüfusunun hemen tümünü cephelerde kaybetmiş bir ülkeyi on yıldan daha kısa bir sürede eğitimiyle, ekonomisiyle, tarımıyla ayağa kaldırmayı, dünyanın örnek ülkeleri arasına sokmayı başaran tek liderdir, bu yüzden gelmiş geçmiş devlet adamlarının en büyüğüdür, adı, şanı, miras bıraktığı değerleri bu yüzden ölümsüzdür…

Bir ülkeyi, bir ulusu cehaletin çarkları arasında öğütülerek tarihin çöplüğüne atılırken canla başla uğraşarak felaketten kurtarmanın, o ülkeyi, o ulusu dünya tarihinde hakettiği yere getirmenin ne demek olduğunu en iyi bilen olduğu için cehaletle mücadelesinde “akıl” yolunu seçmiştir, cehaletle cahilane yöntemlerle savaşmamıştır.

Cehaletten beslenenler iç ve dış mihraklar, özellikle cehaletin en uç noktasında rant çarklarını döndüren cemaatlar ve tarikatlar gibi kötülük abideleri ise O’nun adını, şanını, mirasını, ruhunu öldürmek için çok uğraşmışlar, halen uğraşmaktadırlar, ama kendi cehaletlerinden dolayı ölümsüzü öldürmenin imkansız olduğunu, günün sonunda kendi cehaletlerinde boğulacaklarını bir türlü anlayamışlardır.

Ne yazık ki, en az O’nun kadar, cehalet de ölümsüzdür…

Atatürk çocuklarından biri ölürse, yerine bini doğar.

Ama, ne yazık ki, cehaletin artıklarından da her zaman doğacak olanlar vardır.

İnsanoğlu var oldukça, insan doğasının bir gereği olarak cehalet de çeşitli boyutlarıyla ve çeşitleriyle, her yerde ve her zaman var olacaktır.

Okumuş cahilin cehaleti en tehlikelisidir.

Okumamış cahilin cehaleti doğru eğitilirse iyiye doğru evrilebilir, kötü eğitilirse kötüye doğru kesin evrilir.

Her iki türü de tehlikeli ve ölümcül olsa da, okumuş cahilin cehaleti, en tehlikeli kanser türünden daha tehlikeli ve ölümcüldür.

Atatürk bunu bildiği için eğitimi ve üreticiliği savaştan sonraki birkaç yılda ülkenin en ücra köşelerine kadar götürmüş ve cehalete karşı savaş açmıştı.

Böylece savaşın bıraktığı sefalet, birkaç yılda ortadan kalkmış, halkın refah seviyesi adım adım yükselmeye başlamış, üreten köylü devletin efendisi olmuş, kamu hizmetlerinde devlet en ücra köşelere kadar ulaşır olmuştu.

Öyle ki, ölümünden sonra bile bıraktığı miras sayesinde Türkiye 1950’lere gelindiğinde ürettiğinin üçte ikisini ihraç ediyordu, hiçbir gelir ve refah sorunu yoktu, ancak O’nun bıraktığı mirasın değerini bilemeyenlerin çok ciddi yönetim ve siyasi zaafiyet sorunları vardı ki hatalarının sonuçları ta bugünlere kadar uzandı.

Peki, tam yüz yıl önce bu ölümsüz adamın eserinin en önemli ve temel dayanağı neydi???

Yukarda yazdık, bir daha tekrar edelim; eğitim ve üretim!

Bu kadar, başka da hiçbir şey değil!

Kaliteli ve çağdaş eğitimden giderek uzaklaşan bir ülke, bir toplum, üretimden de uzaklaşır, sadece tüketime odaklanır, tükettikçe tükenir, tükenir, tükenir, ta ki tükenecek hiçbir şeyi kalmayana kadar tükenir ve en sonunda da tamamen dışa bağımlı olur, bu kez ipleri eline alan dış güçler tarafından tüketilir, yok olup gider.

Bugün hem Türkiye’nin hem de Kuzey Kıbrıs’ın en büyük sorunu üretmeden tüketmektir, en azından, ürettiğinden çok daha fazlasını vahşice tüketmektir.

Bu yetmiyormuş gibi, tam yüz yıl önce bize varoluşun iki temel dayanağı olduğunu azimle ve sebatla gösteren ve ispatlayan o ölümsüz liderin ölümsüzlüğü de cehaletten beslenenler tarafından öldürülmek istenmektedir.

O’nun ölümsüzlüğünü öldürmeye çalışanlar, O’nu öldürmeye çalışırken aslında kendilerinin öldüğünün, kendi kendilerini öldürdüklerinin farkında değildirler.

Ölümsüz öldürülemez, değerleri evrenseldir, asla ölmez, öldürülemez.

Ölümsüzü öldürmeye çalışmak, nafile çabadır.

İstisnalar kaideyi bozmasa da, doğru tekdir, değişmez, güneş balçıkla sıvanmaz, altın çamura atılırsa değerinden kaybetmez, çamur çamurluğuyla, altın altınlığıyla kalır…

Gönül isterdi ki, bunca badireden sonra, bugün gösterdiği yola tekrar girmenin her zamankinden daha çok ihtiyaç olduğu O ölümsüz lider bedenen ölüm yıldönümünde sadece sosyal medyada sevenlerinin yarattığı sevgi fırtınalarıyla değil, kendi eseri olan devletinin ve halkının topyekün sevgi fırtınalarıyla da anılsındı.

Ama yine olmadı, olan da sadece göstermelik oldu…

Yine yazık oldu, günah oldu, ayıp oldu.

Tarih kendi maddi ve manevi değerlerine sahip çıkmayanları, ihanet edenleri, nankörlük edenleri affetmez, tarihin çöplüğü de sadece ve sadece bunun için vardır.

Ölümsüzler, ölümsüzleşenler ise, asla öldürülemez…

Tarihin altın sayfaları da ölümsüzleşenler için vardır…

Er ya da geç, her ikisi de işlevini görür, görevini yapar.

Tarih tekerrürden ibarettir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz