Tuncel Kurtiz’in o vakur ve toprağın derinlerinden süzülüp gelen sesi, bugünlerde adeta bir pusula gibi yankılanıyor: “Derine, hep derine kazıyoruz… Nerede çağımızın o altın kalbi.” Üzerimizde ağır bir yeryüzü var; ama bu ağırlık sadece fiziksel bir baskı değil. Bugün bölgemizin üzerine çöken o ağır yeryüzü; İran sokaklarından yükselen feryatlarla, ekonomik dar boğazın insanımızın ruhunda açtığı yaralarla ve her gün soframıza ortak edilen savaş tamtamlarıyla iyice katılaşıyor. Gökyüzünden, yani o ferahlatıcı umut ikliminden çok uzakta, karanlık bir dehlizde nefessiz bırakılmaya çalışılıyoruz.
Şu an bölgemizde sahnelenen oyunun figüranları, bizleri derin bir korku ve gerginlik iklimine mahkûm etmek için var güçleriyle çalışıyorlar. Ekonomik koşullarla nefesi kesilen, yarınına dair kaygısı ekmeğinden büyük olan bölge insanı, bu korku enerjisiyle daha da köşeye sıkıştırılmak isteniyor. İran’da yaşananları sadece bir “komşu trajedisi” ya da bir siyasi analiz malzemesi olarak gördüğümüzde, aslında bizi birbirimizden koparan o görünmez duvarları daha da tahkim ediyoruz. Oysa orada saçını rüzgâra veren kadınla, burada ay sonunu getiremeyen babanın omuzlarındaki yeryüzü aynı ağırlıktadır. Acaba bizler, ekranlardan üzerimize boca edilen o korku ve ayrışma diline kapılırken, asıl “birlik” duygumuzun hangi sinsi ellerce hırpalandığını fark edebiliyor muyuz?
Vakur bir teslimiyetin diliyle bu kaosu okumak, olup biteni çaresizce izlemek değildir. Aksine bu, sahnelenen o kirli senaryonun figüranı olmayı reddedip, gerçek bir “tanık” olma vakarını göstermektir. Teslimiyet, bizi korkuyla yönetmek isteyenlerin enerjisine teslim olmak değil; aksine o altın kalbin ancak birlik ve sükunetle korunabileceğine olan sarsılmaz inançtır. Bölge insanımızın üzerine çöken bu “çaresizlik” bulutunun, aslında bizi birbirimize düşürerek yönetmek isteyenlerin en güçlü silahı olduğunu görme vaktidir. Eğer bugün, bize sunulan o yapay korku ikliminin ötesine geçip, komşumuzun acısında kendi yansımamızı görebilseydik; aramıza ekilen o nifak tohumları kuruyup gitmez miydi?
Gerçek içsel bakış açısı, dünyanın bu olaylara sadece bir “çıkar dengesi” olarak bakmasına inat, hadiseyi bir “insanlık sancısı” olarak okuyabilmektir. Bizleri getirmeye çalıştıkları o gerginlik eşiğinde, kalbimizi bir nefret deposuna çevirmek isteyenlere karşı en büyük direniş; sağduyumuzu ve o kadim birlik duygumuzu korumaktır. Şayet bugün, cebindeki yangınla ruhundaki yangını birleştirip seni öfkeye boğmaya çalışanların oyununu fark etseydin, bu kurgulanmış sahnenin bir parçası olmayı sürdürür müydün? İşte altın kalp, tam da bu farkındalığın başladığı yerdedir; ekonomik sıkıntının, savaş tehdidinin ve ideolojik baskıların üzerinde, sarsılmaz bir insanlık onuruyla durabilmekte.
Dostum, kazmayı bir anlığına yere bırak ve etrafına bak. Ne kadar derine kazarsak kazalım, o altın kalp; ne küresel güçlerin vaatlerinde ne de korkuyla örülmüş siyasi hamlelerdedir. O kalp, senin gibi ekonomik ve manevi baskı altında ezilen kardeşinin elini tuttuğunda, o ortak kaderde buluştuğunda atacaktır. Şu an seni bir korku kapanına kıstırmaya çalışanların asıl çekindiği şeyin, senin o her şeye rağmen koruduğun “içsel barışın” ve “toplumsal birliğin” olduğunu anladığında, yeryüzünün o ağırlığı hafiflemeye başlamaz mı? Bugün, bir başkasının acısını sadece bir “haber” gibi tüketmek yerine, o acının senin de insanlığına dair bir sınav olduğunu kabul etmek, seni o aradığın hakikate ulaştıracaktır.
Sence de artık, seni yalnızlaştırmaya ve korkutmaya çalışan bu küresel figüranların senaryosunu yırtıp atmanın, kendi altın kalbinin ritminde yeni bir “biz” hikâyesi yazmanın vakti gelmedi mi?
Kaynak : Ajans Cyprus


