Düşman!

0
183

Düşman!

Düşman!

Düşman kimdir, bilir misiniz?

Elbette bilirsiniz, siz, biz, ben bilmeyecek de kim bilecek!

Düşman Rum, AB, Amerika, Rusya, bilimum emperyalistler değildir.

Düşman, içimizdeki, dibimizdeki haris, bencil, çıkarçı, rant sevdalısı, koltuk sevdalısı siyasi tarikat ve siyasi çete mensupları ve onların pastanın kırıntılarından pay kapma sevdalısı şakşakçılarıdır.

Aksi takdirde bu memlekette, böylesine küçük bir toplumda 46 senede 42 tane toplum menfaati haricinde kime ne hizmet ettiği belirsiz, birbirinden rezilane süreçlere imza atmış, tam anlamıyla palavra ideolojilerin hükmünün geçtiği hükümet kurulmazdı.

74 sonrası siyaset tarihimizin her evresi tam bir utanç abidesidir.

Bu utanç da ne Rumlara, ne Türkiye’ye, ne de bir başkasına aittir, sadece ve sadece Kıbrıslı Türklere aittir.

Bugün yaşadığımız ve hemen her saniyesine lanet okuduğumuz ganimet, partizanlık ve entrika düzenin bir numaralı yaratıcısı ve öğreticisi rahmetli Denktaş’tır.

Neden ve nasıl mı?

Çok basit!

Bu ülkede kamu menfaati doğrultusunda yapılan tüm yatırımları ve icraatları Türkiye yaptı, Kıbrıslı Türk siyasiler de koltukta kalmak için bu konularda kafa yormadılar, zaten yormaya ihtiyaç da duymadılar, çünkü yerlerine başkaları yapıyordu, kendileri de yapılanı sahipleniyordu…

Türkiye bu ülkenin altyapısına yatırım yaparken bizimkiler koltukta kalmak için entrikalara, partizanlıklara, ganimete, ranta odaklandılar.

Türkiye belki sadece bu yüzden eleştirilebilir.

İşte “düşman” bu şekilde ortaya çıktı.

Kıbrıs Türk siyasileri halkın dostu değil, düşmanıdır, istisnalar da kaideyi bozmaz.

Gelmiş, geçmiş ve bugünkü hükümet ve partiler içi entrikalar bunun net bir göstergesidir.

Son yaşanan örneği de Afet Özcafer’in DP genel sekreterliğinden ve partiden istifa etmesine vesile olmuştur.

İrsen Küçük’ün başbakanlığı döneminde yaşanan rezillikler hala hafızalardadır.

İrsen Küçük’ün gerek parti içinde gerekse hükümette yaptığı rezilane icraatlar bir kısım UBP vekilini fena kızdırmıştı, ki haklıydılar da.

Neticede, aralarında After Özcafer’in de olduğu bir grup UBP’den ayrılmış, daha sonra DP’ye katılmışlardı.

İrsen Küçük’ün parti başkanı ve başbakan olarak ilk genel seçimde sandığa gömülmesinden sonra Afet Özcafer ve Türkay Tokel hariç, diğer tüm vekiller UBP’ye geri dönmüşlerdi.

UBP’nin gelmiş geçmiş en sağlam direklerinden biri olan ve Kıbrıs Türk siyaset tarihinde de en düzgün siyasetçilerden biri olarak iz bırakan Türkay Tokel daha sonra aktif siyasetten de çekildi, kendini sivil toplum örgütlerinin çalışmalarına adadı.

Bu toplumun gelmiş geçmiş en basiretli, ne dirayetli ve dürüst birkaç kadın siyasetçisinden biri olduğu tartışma götürmeyen, aynı zamanda diğer partilerden de büyük saygı gören After Özcafer ise “zor zamanlarda bize kapısını sonuna kadar açan DP oldu, iş kolaya kaçınca DP’ye sırtımı dönmem nankörlük olur” diyerek DP’de kaldı ve Genel Sekreter olarak görevine devam etti.

Genel seçimlerde bir kısım DP’linin ayak oyunlarıyla kılpayı vekilliği kaybetti, ancak yine de parti içinde çok saygın bir rol üstlendi.

Koral Çağman’dan boşalan Çalışma Bakanlığı koltuğuna parti meclisi tarafından aday gösterildi.

Amma ve lakin, yine gerek parti içinden gerekse diğer partilerden bazı siyasilerin rant derdi devreye girdi ve o koltuğa oturduğu takdirde “birilerinin rant çarkları doğrultusunda kumanda edilmesi imkansız, rant çarklarına hizmet etmesi olanaksız” olan Afet Özcafer’in o koltuğa Anayasa bile ihlal edilerek engellendi.

Başbakan Ersan Saner on günde yapması gereken atamayı üç haftada yapmayarak Anayasa’yı katletti, atamanın onaylanması için Afet Özcafer ismini Cumhurbaşkanı’na sunmadığı gibi,  gerekçesini de açıklamadı, herhalde nasılsa bu balık hafızalı toplum bunu da unutur dedi.

Afet Özcafer Çalışma Bakanlığı’na otursaydı ne olacaktı?

Çok şey olacaktı efendim, çok şey olacaktı!

Birincisi, bakanlık koltukları kullanılarak partizanca atamalar ve rant çarkları duracaktı, çünkü Afet Özcafer bu işlerin adamı değildi, aksine hesap bile soracaktı.

İkincisi, Afet Özcafer’in bakanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte Serdar Denktaş’ın tüm itibarını yerle bir ettiği DP siyasette eksiye dönen prestijini artıya çevirecek ve sükse yapmaya başlayacaktı, desteği yükselecekti, özellikle de Mağusa bölgesinde UBP-DP arasında ciddi denge değişiklikleri yaşanacaktı, denge DP lehine değişmeye başlayacaktı, Başbakan Ersan Saner’in de siyasi kariyeri bundan ciddi şekilde etkilenecekti.

Ersan Saner Afet Özcafer’in önüne takoz koyarak bir yerde kendi kalesini sağlama aldı.

Ancak, bütün bunlar olurken DP Genel Başkanı Fikri Ataoğlu’nun sessizliği ve tavrı da hem DP içinde,  hem de muhalefet tarafından hiç hoş karşılanmadı.

Afet Özcafer’in ataması geciktirilince ve Özcafer Ersan Saner’den sebebi belirtilmemiş bir veto yiyince, Fikri Ataoğlu’nun yapması gereken tek şey vardı, bu dört bir tarafı tel tel dökülen hükümetten derhal çekilmek, erken genel seçimin önünü açmak veya yeni bir hükümet oluşumuna yol vermek…

Serdar Denktaş toplum nezdinde kendi eliyle yerle bir ettiği itibarının sonucunu kaçınılmaz olarak Cumhurbaşkanlığı seçiminde alınca, suçu gayet haksız bir şekilde kendi partisine yüklemeye çalışmış ve Fikri Ataoğlu ile aralarında soğuk rüzgarlar esmişti.

Serdar Denktaş siyasete karşı umutlarını ve siyasetçiye karşı inancını yitirmiş bir kesimin öfkesini göstermek ve hıncını çıkarmak için siyasilerin üzerini rahatlıkla çizebileceğini ve ilk bulduğu fırsatta sandıkta misillemeye girişeceğini hiç mi hiç hesaplamamıştı.

Aynı hataya Kudret Özersay da düşmüştü.

Sonuç olarak o soğuk rüzgarlar seçim sonrasında ve Koral Çağman’ın bir türlü otorite sağlayamadığı Çalışma Bakanlığı döneminde de devam etti, Koral Çağman istifasını verdi ve çekip gitti.

Sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi geri geldi.

Günün sonunda, Afet Özcafer’in de hade bu kadar rezillik yeter, herkes kendi yoluna demesiyle, DP tam anlamıyla bir çöküntü içine girdi.

Bu noktada, Afet Özcafer’in gidişiyle tek başına kalan Fikri Ataoğlu’nun artık DP’yi toparlaması pek mümkün değildir.

Rahmetli Denktaş’ın hem kendisine rakip olarak gördüğü Derviş Eroğlu’na misilleme olsun, hem de doğrudan kendine bağlı bir parti olsun diye UBP’den kopardığı vekillerle kurdurduğu ve yıllar yılı oğul Denktaş’ın kontrolünde olan, geçen zaman sürecinde de küçüldükçe küçülen, eridikçe eriyen Demokrat Parti için artık yolun sonu görünmüştür.

Önümüzdeki ilk genel seçimde DP’nin baraj altı kalması kaçınılmazdır.

Fikri Ataoğlu krizi fırsata dönüştürecek şekilde Ersan Saner’e restini çekseydi, bugün DP için çok farklı bir süreç başlamış olacaktı.

Bu sürecin sonunda karşımızda net olarak duran iki şey vardır; birincisi Serdar Denktaş’ın siyasi hayatının artık bitmiş olmasıdır, ikincisi de DP’nin siyasi hayatının bitişe doğru hızla ilerlemesidir.

Bunun da tek sorumlusu, bugüne kadar DP’yi yönetenlerdir.

Bu gidişatın geri dönüşü olabilir mi?

Şahsen iyimser değilim.

Kendi içinde birbirine düşman, tek derdi kendi rantı olan bir güruhla dolu, entrikanın, alavera dalaveranın birinin bin para ettiği bir kale, yıkılmak için dıştan düşmana ihtiyaç duymaz.

Bu sadece DP için değil, tüm Kıbrıs Türk toplumu ve siyasi çete, siyasi tarikat kılığındaki partileri için de geçerlidir.

Afet Özcafer gibi namuslu, onurlu, iradeli savaşçılar arkadan vurulmaktan usanıp da savaş alanından çekildikçe, bu toplum girdiği batağa biraz daha saplanmaya mahkumdur.

Bu noktadan sonra tekrar soralım; Düşman kim?

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz